Bir çocuk dünyaya gelir. Gözleri görür, kulakları duyar, kalbi atar. Ama yaşıtları gibi konuşmaz, göz teması kurmaz, ismi söylendiğinde dönüp bakmaz. "Acaba bir sorun mu var?" sorusu ailelerin zihninde büyürken, doktorlar genellikle "Erkek çocukları geç konuşur" veya "Biraz daha bekleyin" der. Oysa beklenen şey, çoğu zaman otizm spektrumudur. Ve ne yazık ki, çoğu aile bu teşhisi çok geç duyar.
Otizm, bir hastalık değildir. Tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık da değildir. Otizm, nörogelişimsel bir farklılıktır. Otizm spektrumundaki bireylerin beyinleri, nörotipik (tipik gelişim gösteren) bireylerden farklı çalışır. Bu farklılık, onların dünyayı algılama, iletişim kurma ve sosyalleşme biçimlerini etkiler. Ama asla ve asla onları "eksik" veya "kusurlu" yapmaz.
Toplum olarak otizme bakışımız ne yazık ki hâlâ karanlık çağlardan kalma efsanelerle dolu. "Otizm aşıdan olur", "Otizm anne babasının ilgisizliğinden kaynaklanır", "Otizmli bireyler dahidir" gibi yanlış bilgiler, maalesef hâlâ dilden dile dolaşıyor. Oysa otizmin tek bir nedeni yoktur. Genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık bir etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Ve her otizmli birey farklıdır. "Bir otizmli gördüysen, bir otizmli görmüşsün" sözü, bu çeşitliliği en iyi anlatan ifadedir.
Otizm spektrumundaki bireylerin en büyük zorluğu, aslında otizmlerinin kendisi değil, toplumun onları anlamama ve kabul etmeme direncidir. Bir otizmli birey, sallanarak veya el çırparak kendini rahatlatabilir (buna "stimming" denir). Bu onun için bir nefestir, bir kaçış değildir. Ancak toplum, bu davranışı "anormal" bularak yadırgar, hatta dışlar. Oysa yapılması gereken çok basittir: Anlamaya çalışmak, yargılamamak ve saygı duymak.
Erken tanı, otizmli bireylerin hayatında çok büyük fark yaratır. 2-3 yaşında konulan bir tanı, doğru eğitim ve destekle çocuğun potansiyelini maksimuma çıkarmasını sağlar. Ancak ülkemizde maalesef ki hâlâ otizm teşhisi konan çocukların ortalama yaşı 4-5'tir. Bu gecikme, ailelerin bilinçsizliğinden değil, sağlık sistemimizin yetersizliğinden ve toplumdaki önyargılardan kaynaklanmaktadır.
Otizmli bireylerin eğitim hakkı da sıklıkla ihlal edilmektedir. Kaynaştırma eğitimi, çoğu zaman sadece kağıt üzerinde kalır. Otizmli çocuklar, normal okullarda yalnız bırakılır, öğretmenlerin yeterli eğitimi yoktur. Özel eğitim okulları ise yetersiz sayıdadır ve genellikle büyük şehirlerdedir. Bu durum, aileleri çaresiz bırakmakta, çocukların eğitimden mahrum kalmasına neden olmaktadır.
Peki, otizmli bir birey olarak toplumdan ne bekliyoruz? Acıma değil, anlayış. Özel muamele değil, eşit fırsatlar. "Normal" kalıplara uymamızı beklemek yerine, farklılıklarımızı kabul etmenizi. Göz teması kurmamamız, sizinle konuşmamamız veya sizin anlamadığınız hareketler yapmamız, sizi sevmediğimiz anlamına gelmez. Sadece dünyayı sizden farklı algıladığımız anlamına gelir.
2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü'nde binaları mavi ışıkla donatmak, sembolik bir destek vermek elbette güzel. Ama gerçek farkındalık, mavi ışığı söndükten sonra da devam eder. Otizmli bir bireyle karşılaştığınızda ona saygı duymak, çocuğunuzun otizmli arkadaşına nasıl davranması gerektiğini öğretmek, iş yerinizde otizmli bir çalışana fırsat vermek. İşte gerçek farkındalık budur.
Unutmayın, otizm bir "salgın" değildir. Otizm, insanlığın nörolojik çeşitliliğinin bir parçasıdır. Ve bu çeşitlilik, dünyamızı daha renkli, daha ilginç ve daha zengin kılar. Onları anlamaya çalışmak, aslında kendi dünyamızın sınırlarını genişletmektir.