Eskiden zamanı hep ileriye akan, beni ardında bırakan hırçın bir nehir gibi hissederdim. Yaş aldıkça eksileceğimi, yavaşlayacağımı ve bir gün tamamen unutulacağımı sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum; zaman, her şeyden önce kabullenmenin diğer adıymış. Unutmak için değil; unutmadan yaşamayı öğrenmek, bazı şeyleri affetmek değil; affetmeden de devam edebilmek için varmış. Şimdi dönüp arkama baktığımda, o yollarda kaç kez yürüdüğümden çok, her yürüyüşte nasıl birine dönüştüğümde takılıyor gözüm. Bazı günler yüksek topukluydum; omzumda kibir değil ama kendime tutunma çabasıyla dimdik durmaya çalışıyordum. Bazı sabahlar ise terliklerimle bile ayakta duramayacak kadar yorgundum. Ama her adımda içime doğru yürüdüm. Yüzüm dışarı dönüktü belki ama yolum hep içimdi.
30'larım bana gösterdi ki, herkes gitmeyi bilmiyor; ama kalmak da öyle herkesin harcı değil. Bazı gidişlere teşekkür etmeyi, bazı kalışlara ise mesafe koymayı öğrendim. Çünkü herkes bir ömürlük değil... Bazı insanlar sadece kalbine dokunup geçiyor ve bazıları sadece bir duayı hak ediyor. Affetmek artık zihnimde "unutmak" anlamına gelmiyor. Bazı kızgınlıklar içimde bir bavul gibi; hafiflemiyor ama taşınabilir hâle geliyor. Ben o bavulla yola devam etmeyi, kendime döne döne sonunda kendimde kalmayı keşfettim. Eskiden kalabalıktım; yanımda, çevremde, zihnimde çok ses vardı. Herkese bir şey anlatma derdim vardı, sustuğumda anlaşılmamaktan korkardım. Şimdi birinin sadece gözümün içine bakıp "anlıyorum" demesi yetiyor. Kelimesiz bir yakınlık arıyorum. Cümlelerimi düzeltmeyen, suskunluğuma eşlik eden insanlara borçlu hissediyorum artık kendimi.
"Büyümek" ne büyük kelimeymiş... Bir çocuğun boyunun uzaması değilmiş sadece. Büyümek, "Evet, geç kaldım ama buradayım" diyebilmekmiş. Bazı yaraların geçmeyeceğini bilip onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek ve bazen, bazı şeyleri iyi ki yaşayamadığını fark etmekmiş. Güçlü olmanın ne demek olduğunu hep yanlış anlamışım. Gülümsemek zannediyordum, dimdik yürümek, "iyiyim" diyebilmek... Oysa güçlü olmak; bazen o çayı koyacak hâli bile bulamamak ama yine de masaya oturmakmış. Bir dostun sesiyle boğazına oturan düğümü yutamamak ama kendini suçlamamakmış. Ve aslında en büyük güç, o düğümle yaşamayı öğrenmekmiş.
Artık her şeyi büyütmüyorum. Bir mesaj eksik kaldı diye geceyi kendime dar etmiyorum. Biri eksik sevdi diye eksik hissetmiyorum. Çünkü ben artık neyi hak ettiğimi biliyorum. Kendime kulak vermeyi öğrendim ve o iç ses bazen fısıltıyla da olsa bana hep aynı şeyi söylüyor: "Olduğun hâlinle güzelsin." 30'larımın sonuna yaklaşıyorum hızla ama bu defa bir şeyin dışına değil, içime geç kalmadığımı hissediyorum. İlk defa böyle telaşsız, ilk defa bu kadar kendim gibiyim. Ve evet, hayat her zaman dilediğimi vermedi; ama neye ihtiyacım varsa, onu bana bir şekilde getirmeyi hiç unutmadı.
Bu metni; hayatın içinde kendini kaybetmiş ama kendini bulmaktan da hiç vazgeçmemiş tüm kadınlara ithaf ediyorum. Ve belki de en çok, kendime...